Eskiler boşuna dememiş; zenginin malı, züğürdün çenesini yorar diye. Bizimkisi de o hesap. Akşama ne pişeceği meçhulken, başkalarının hanlarını, hamamlarını dert etmekten dilimizde tüy biter.
Bakıyorsunuz manzaraya; suçlayan da zengin, suçlanan da... Ama kavgası bizim kahvehanede, faturası bizim berber koltuğunda kesilir. Çay ocağının buharında memleket kurtarılır, o küçücük dükkanda hükümetler kurulur, devrilir. Herkes cengaver, herkes siyaset dehası!
Oysa o masalarda oturanların elindeki en büyük silah ne dildir, ne de o bitmek bilmeyen nutuklar... En büyük silah, günü geldiğinde sessizce atılan o tek bir oydur.
Gel gör ki; seçim günü kapıya dayanıp "Eee, ne yaptın?" diye sorduğunda, o aslan kesilen cengaverlerin silahı tutukluk yapar. Süt içmiş kediye döner o gür sesler. Anya’yı Konya’yı ne zaman mı anlar? Sırtını sıvazlayan muhtarın, "bizim çocuk" dediği başkanın ve hayallerini süslediği siyasetçinin, o fildişi kulelerine çekilip erişilmez olduğunu canlı canlı yaşadığı an...
Acı gerçek şu:
Bizim buralarda bir çeşme vardır. Elinde bakır güğümüyle, "ip gibi" akan o cılız suyun başında saatlerce sıra bekleyenler var ya; onlar suyun çıktığı asıl kaynağın başında, o berrak havuzlarda keyifle yüzenlerden haberdar değiller.
Aslında işin aslı daha da acı: Haberdarlar. Biliyorlar o havuzda kimlerin yüzdüğünü. Ama omuz silkip, "Bize ne be anam, zenginin malı züğürdün çenesini yorar işte" diyerek kendi sırasına geri dönüyorlar.
Kendi gücünün farkında olmayanların çenesi yorulmaya, suyu beklemeye devam edecek gibi görünüyor.